Bal Arılarında Görülen Virüs Hastalıkları

Bal arısı kolonileri, çok sayıda viral patojenin tehdidi altındadır. Bu etkenler, özellikle Varroa akarı ile birleştiğinde, kolonilerin hızla zayıflamasına ve çökmesine neden olur. Deforme Kanat Virüsü (DWV) ve Akut Arı Felç Virüsü (ABPV) gibi yaygın arı virüs hastalıkları, hem larvaları hem de yetişkin arıları etkileyerek ciddi riskler oluşturur. Bu tehditlerin dinamiklerini anlamak ve yönetmek hayati önem taşımaktadır.

En yaygın etkenler (DWV, BQCV, SBV, ABPV, CBPV)

Bal arısı sağlığını tehdit eden yirmiden fazla farklı virüs tanımlanmış olsa da, beşi hem yaygınlıkları hem de koloniler üzerindeki yıkıcı etkileri nedeniyle küresel ölçekte öne çıkar. Bu arı virüs hastalıkları, çoğunlukla “örtülü” (latent) enfeksiyonlar olarak seyreder. Virüs, kolonide düşük seviyelerde, belirgin semptomlara neden olmadan bulunur. Ancak koloni bir stres faktörüyle (zayıf beslenme, pestisit maruziyeti veya iklimsel zorluklar) karşılaştığında veya daha önemlisi, bir vektör (özellikle Varroa akarı) tarafından aktive edildiğinde, bu gizli enfeksiyonlar hızla “açık” (semptomatik) hastalığa dönüşür.

Deforme Kanat Virüsü (DWV), şüphesiz dünya genelinde en çok bilinen ve en yıkıcı arı virüsüdür. İsmini, enfekte arıların pupa döneminden çıkarken kanatlarının düzgün gelişememesi, buruşuk, küçük ve işlevsiz kalmasından alır. DWV, Varroa akarı olmadan kolonide genellikle düşük düzeyde kalır ve ciddi bir sorun yaratmaz. Fakat akar tarafından bulaştırıldığında, virüs yükü (viremi) logaritmik olarak artar ve arının bağışıklık sistemi şiddetle baskılanır. Bu durum, arının ömrünü %40 ila %50 oranında kısaltır ve kovan önünde uçamayan, sürünerek dolaşan genç işçi arıların görülmesine neden olur.

Siyah Kraliçe Hücresi Virüsü (BQCV), adından da anlaşılacağı gibi, öncelikli olarak ana arı larvalarını ve pupalarını hedef alır. Enfekte olan kraliçe pupası ölür, dokuları erir ve içinde bulunduğu hücre duvarı karakteristik olarak koyu kahverengiden siyaha döner. İşçi arı larvaları da bu virüsten etkilenebilir, ancak hastalık genellikle ana arı yetiştiriciliği faaliyetleri sırasında veya koloninin ana arı yenileme girişimi başarısız olduğunda fark edilir. BQCV, sıklıkla Nosema (bir mikrosporidiyan parazit) enfeksiyonları ile sinerjistik bir etki göstererek koloninin üreme kapasitesini ve devamlılığını ciddi şekilde baltalar.

Tulumsu Yavru Çürüklüğü (SBV), larvaları etkileyen bir başka yaygın ve önemli viral hastalıktır. Virüs, enfekte larvanın son deri değiştirme işlemini (ecdysis) engeller. Larva, eski derisinin içinde birikir ve vücudu giderek su dolu bir keseye, yani bir “tuluma” benzer. Ölü larva, petek gözü içinde karakteristik olarak ‘L’ şeklinde kıvrılmış, sarımsı kahverengi bir renkte bulunur. Bu larvalar, Amerikan veya Avrupa Yavru Çürüklüğünün aksine, petek gözünden bir cımbızla kolayca ve bütün olarak çıkarılabilir. Hastalık, genç bakıcı arılar tarafından larvalara kontamine arı sütü yoluyla bulaştırılır.

Akut Arı Felç Virüsü (ABPV), yetişkin arılarda hızla gelişen felce ve saatler içinde ölüme neden olur. Varroa akarı bu virüsün de birincil ve en tehlikeli vektörüdür. Akarın olmadığı durumlarda nadiren sorun yaratırken, akar tarafından doğrudan hemolenfe (arı kanı) enjekte edildiğinde, arı virüs hastalıkları içinde en hızlı öldürenlerden biri haline gelir. Enfekte arılar genellikle kovanın dışında, uçuş tahtasında veya kovan dibinde, karakteristik bir titreme nöbeti sonrası felçli olarak bulunur.

Kronik Arı Felç Virüsü (CBPV), bulaşma mekanizmasıyla diğerlerinden ayrılır; Varroa’dan büyük ölçüde bağımsız olarak da ciddi salgınlara yol açabilir. Temas yoluyla (kovan içi yoğun popülasyonda arıların birbirine sürtünmesi) ve kontamine gıda ile yayılır. İki tipik belirti sendromu vardır. Tip 1 sendromunda arılarda anormal titreme, karın bölgesinde şişme ve uçamama görülür. Tip 2 sendromu ise daha yaygındır; arılar vücut tüylerini kaybeder, kararır ve parlak, “yağlı” bir görünüm alırlar. Bu “tüysüz-siyah” arılar, genellikle kovan koruyucuları tarafından yabancı sanılarak saldırıya uğrar ve kovana alınmazlar.

Varroa–virüs etkileşimi ve koloni riski

Modern arıcılıkta koloni sağlığı üzerindeki en büyük tehdit, tek başına bir virüs veya parazit değil, Varroa destructor akarı ile virüslerin oluşturduğu ölümcül ve karmaşık etkileşimdir. Varroa, bal arılarının (hem yetişkin hem de gelişmekte olan pupa) yağ dokularından ve hemolenfinden beslenen zorunlu bir dış parazittir. Bu beslenme eylemi, koloniyi iki farklı yönden ve katlanarak artan bir yıkıma sürükler.

Birincisi, akar beslenirken arının bağışıklık sistemini doğrudan baskılayan kimyasallar salgılar. Arının viral enfeksiyonlara karşı doğal savunma proteinlerini üretme kapasitesini (immünosüpresyon) düşürür. İkincisi ve daha önemlisi, Varroa biyolojik bir vektör, yani “kirli bir şırınga” görevi görür. Kovanda düşük seviyede bulunan (örtülü) virüsleri alır ve beslendiği diğer arılara veya özellikle pupa evresindeki savunmasız larvalara doğrudan enjekte eder. Bu durum, virüsün normal bulaşma yollarını tamamen bypass etmesini sağlar.

Virüsler normalde sindirim yoluyla (trofallaksis veya besin) alındığında, arının orta bağırsak duvarındaki savunma bariyerlerini aşmak zorundadır, bu da enfeksiyon olasılığını azaltır. Ancak Varroa, bu savunma bariyerlerini atlayarak virüsü doğrudan arının kan dolaşımına (hemolenf) verir. Bu vektör aracılı bulaşma, özellikle DWV ve ABPV gibi virüslerin çoğalma (replikasyon) hızını dramatik biçimde artırır. Araştırmalar, akar tarafından enjekte edilen virüs yükünün, normal bulaşmaya göre 1.000 ila 10.000 kat daha yüksek seviyelere çıkabildiğini göstermektedir. Bu aşırı yüksek virüs yükü, arının hızla hastalanmasına ve ölmesine neden olur. Varroa’nın yoğun olduğu kolonilerde, virüslerin daha ölümcül (virulent) formlarının (örn. DWV-B varyantı) seçilip baskın hale geldiği gözlemlenmiştir. Koloni kayıplarının ve ani koloni çökmelerinin (KÇS) ardındaki ana neden, neredeyse her zaman bu kontrolsüz Varroa-virüs kompleksidir.

Klinik belirtiler (işçi/larva) ve koloni düzeyi etkiler

Arı virüs hastalıklarının klinik belirtileri, etkene, virüs yüküne ve hedeflediği yaşam evresine (larva, pupa veya yetişkin) göre belirgin farklılıklar gösterir. Doğru yönetim için bu belirtilerin saha koşullarında dikkatle gözlenmesi gerekir.

Larva ve Pupa Düzeyinde Belirtiler:
Sağlıklı bir kolonide kuluçka alanı kompakt ve düzenlidir. Viral enfeksiyonlar bu düzeni bozar.

  • Alacalı Kuluçka Görünümü: “Delikli kuluçka” veya “alacalı kuluçka” en yaygın bulgudur. Kapalı pupa gözlerinin arasında çok sayıda boş, atlanmış veya ölü larva içeren göz bulunur. Bu, kuluçka gelişiminde bir sorun olduğunun ilk işaretidir.
  • SBV (Tulumsu Yavru): Larva petek gözünde ölür, rengi sağlıklı inci beyazından mat sarıya, ardından kahverengiye döner. Vücudu, deri değiştiremediği için sıvı dolu bir kese (tulum) halini alır. Koku yapmaz ve kolayca çıkarılabilir.
  • BQCV (Siyah Kraliçe Hücresi): Ana arı pupası ölür, hücre duvarları ve pupa kalıntısı belirgin bir şekilde siyaha döner. Bu durum, koloninin ana arı yenileme kapasitesini doğrudan etkiler.
  • Genel Etki: Yavru ölümleri, koloninin yeni nesil işçi arı üretme kapasitesini düşürür. Bu durum, popülasyonun hızla yaşlanmasına ve tarlacı-bakıcı arı dengesinin bozulmasına yol açar.

İşçi (Yetişkin) Arı Düzeyinde Belirtiler:
Yetişkin arılardaki semptomlar genellikle daha belirgindir ve hastalığın türü hakkında ipucu verir.

  • DWV (Deforme Kanat): En net ve en sık rastlanan klinik belirtidir. Arılar küçük, buruşuk, kıvrılmış ve işlevsiz kanatlarla doğarlar. Bu arılar uçamaz, kovan önünde veya petek yüzeyinde çaresizce sürünürler. Karınları (abdomen) normalden küçük olabilir.
  • CBPV (Kronik Felç): Arılar karakteristik olarak vücut tüylerini kaybeder, kitin tabakası kararır ve parlak, “yağlı” bir hal alır. Uçuş kaslarındaki nörolojik hasar nedeniyle titreme (paraliz) görülür. Bu siyah arılar kovan önünde yığılır veya kovan girişinde diğer arılar tarafından hırpalanır.
  • ABPV (Akut Felç): Ani felç ve çok hızlı (genellikle 24-48 saat içinde) ölümle karakterizedir. Arılar kovan uçuş tahtasında veya kovan içinde aniden ölmüş olarak bulunur.

Koloni Düzeyindeki Etkiler:
Bireysel belirtiler toplandığında, koloninin genel sağlığı ve verimliliği hızla bozulur. Kovan nüfusu gözle görülür şekilde azalır. Kuluçka faaliyeti yavaşlar veya tamamen durur. Kovana giren polen ve nektar miktarı düşer, bu da doğrudan bal verimini ve kışlık stokları etkiler. Koloni, diğer ikincil hastalıklara ve strese karşı aşırı savunmasız hale gelir. Özellikle sonbaharda yüksek virüs yüküyle kışlama dönemine zayıf giren kolonilerin bahara çıkma olasılığı çok düşüktür.

Tanı yaklaşımları (PCR/ELISA) ve numune alma

Klinik belirtiler (deforme kanat, tüysüz siyah arılar, tulumsu yavru) arı virüs hastalıkları hakkında güçlü şüpheler oluştursa da, birçok virüs benzer semptomlara neden olabilir veya enfeksiyonlar gizli (örtülü) seyredebilir. Kesin tanı ve hangi etkenin baskın olduğunu belirlemek için laboratuvar analizi gereklidir. Günümüzde iki temel moleküler yöntem yaygın olarak kullanılmaktadır: PCR ve ELISA.

PCR (Polimeraz Zincir Reaksiyonu): Bu, viral tanıda altın standart olarak kabul edilen en hassas ve spesifik yöntemdir. PCR, virüsün genetik materyalini (çoğu arı virüsü için RNA) tespit eder. Çok az miktardaki viral RNA’yı bile milyonlarca kez çoğaltarak (amplifikasyon) saptanabilir hale getirir. Bu yöntem, özellikle hangi virüsün veya virüslerin (karma enfeksiyonlar yaygındır) kolonide aktif olduğunu kesin olarak belirlemek için kritik öneme sahiptir. Gelişmiş bir versiyonu olan Kantitatif PCR (qPCR veya RT-qPCR), sadece virüsün varlığını değil, aynı zamanda arının vücudundaki virüs miktarını (virüs yükünü) da hassas bir şekilde ölçebilir. Yüksek virüs yükü, hastalığın şiddeti ve koloni çöküş riskiyle doğrudan ilişkilidir.

ELISA (Enzim Bağlı İmmünosorbent Testi): Bu serolojik yöntem, virüsün genetik materyali yerine, virüsün kendisine ait spesifik proteinleri (antijenler) veya arının bağışıklık sisteminin virüse karşı ürettiği antikorları arar. Genellikle PCR’a göre daha hızlı ve daha düşük maliyetlidir ancak hassasiyeti (özellikle düşük virüs yüklerinde) daha düşük olabilir. Özellikle geniş çaplı saha tarama programlarında veya belirli bir virüsün varlığını hızlıca doğrulamak için tercih edilebilir.

Numune Alma: Laboratuvar sonucunun doğruluğu, tamamen doğru numune alımına bağlıdır. Genel bir koloni sağlık taraması için, kovanın farklı bölgelerinden (hem kuluçkalık hem de bal çerçevelerinden) rastgele olarak yaklaşık 50 ila 100 adet yetişkin işçi arı toplanmalıdır. Eğer şüphe SBV gibi bir yavru hastalığı ise, belirti gösteren larvaların bulunduğu petek parçasından bir örnek alınması gerekir. Numuneler, RNA gibi hassas genetik materyalin bozulmaması için laboratuvara ulaştırılana kadar -20 ∘C veya daha düşük sıcaklıklarda soğuk zincirde ya da RNA koruyucu sıvılar (örn. RNAlater) içinde saklanmalıdır.


Arı hastalıkları virüs çeşitleri

Arı virüs hastalıkları, hedefledikleri yaşam evresine (yavru veya yetişkin) ve bulaşma mekanizmalarına göre sınıflandırılır. Tulumsu Yavru Çürüklüğü (SBV) kuluçkayı hedeflerken, Kronik Arı Felç Virüsü (CBPV) mevcut iş gücünü yok eder. Bulaşma yolları dikey (kraliçeden yavruya) veya yatay (temas, ekipman, Varroa) olabilir. Türkiye’deki yaygınlıkları, biyogüvenlik ve yönetim protokollerinin önemini artırmaktadır.

Yetişkin–yavru odaklı virüslerin ayrımı

Arı virüsleri, koloninin farklı demografik yapılarını (yaş gruplarını) hedef alarak evrimleşmiş ve özelleşmiştir. Bu ayrımı anlamak, hastalığın kolonideki ilerleyiş hızını ve potansiyel zararını öngörmek açısından temel öneme sahiptir. Koloninin farklı işlevleri, farklı virüs grupları tarafından sekteye uğratılır.

Yavru Odaklı Virüsler (Larva ve Pupa):
Bu gruptaki virüsler, koloninin geleceği olan kuluçka faaliyetini ve popülasyon yenilenmesini hedefler.

  • Tulumsu Yavru Çürüklüğü (SBV): Klasik ve en bilinen larva hastalığıdır. Virüs, genç larvalara (genellikle 3 ila 5 günlük) kontamine arı sütü ile bakıcı arılar tarafından verilir. Virüs, larvanın sindirim sisteminde çoğalır ve deri değiştirme hormonlarını bozarak larvanın gelişimini durdurur. Bu durum doğrudan koloninin nüfus yenilenmesini engeller.
  • Siyah Kraliçe Hücresi Virüsü (BQCV): Ağırlıklı olarak kraliçe pupalarını etkiler. Koloninin en değerli bireyi olan ana arının üretme veya acil durumlarda yenilenme yeteneğini yok ederek koloninin uzun vadeli ömrünü doğrudan tehdit eder.

Yetişkin Odaklı Virüsler:
Bu virüsler, koloninin mevcut iş gücünü, yani tarlacıları, koruyucuları ve bakıcı arıları hedef alır.

  • Kronik Arı Felç Virüsü (CBPV): Yetişkin arıların sinir sistemini (özellikle beyin ve torasik ganglionları) etkiler. Felç, titreme ve tüy dökülmesine neden olarak arının uçma ve yön bulma kabiliyetini yok eder. Tarlacı arı kaybı, koloninin polen ve nektar toplama kapasitesini hızla azaltır.
  • Akut Arı Felç Virüsü (ABPV) / İsrail Akut Arı Felç Virüsü (IAPV): Bu virüsler, özellikle Varroa ile bulaştıklarında, yetişkin arılarda çok hızlı sistemik enfeksiyonlara ve ölümlere yol açar. İşçi arı popülasyonunda ani ve kitlesel kayıplara neden olarak koloninin savunma ve bakım kapasitesini çökertir.

Her İki Evreyi Etkileyenler (En Yıkıcı Grup):
Deforme Kanat Virüsü (DWV) bu kategoriye giren en tehlikeli örnektir. Virüs, pupa evresinde Varroa tarafından bulaştırılır ve bu gelişim evresinde hızla çoğalır. Pupa gelişimini bozar (kanat deformasyonu). Belirtiler ise yetişkin arı evresinde ortaya çıkar. Dolayısıyla DWV, hem yavru gelişimini (pupa ölümleri) sabote eder hem de doğmayı başaran yetişkin iş gücünü işlevsiz (uçamayan) hale getirir. Bu ikili yıkıcı etki, DWV’yi en yaygın ve en zararlı arı virüs hastalıkları arasına sokar.

Bulaşma yolları: dikey, yatay, ekipman

Arı virüslerinin koloni içinde ve arılıklar arasında yayılması, hem biyolojik hem de mekanik yollarla gerçekleşir. Bu bulaşma yollarının tam olarak bilinmesi, etkili biyogüvenlik önlemlerinin temelini oluşturur. Arı virüs hastalıkları bu yollarla hızla ve sessizce yayılabilir.

Dikey Bulaşma (Ebeveynden Yavruya):
Bu, hastalığın genetik hat üzerinden, yani nesilden nesile aktarılmasıdır ve kontrolü en zor olanıdır.

  • Transovaryan Bulaşma: Enfekte bir kraliçe arı, virüsü doğrudan yumurtalıklarına ve dolayısıyla ürettiği yumurtalara aktarabilir. Bu yolla doğan larvalar, hayata zaten enfekte olarak başlar.
  • Cinsel Bulaşma: Enfekte erkek arılar (dronlar), çiftleşme sırasında virüs yüklü spermleri aracılığıyla virüsü kraliçe arıya bulaştırabilir. Kraliçe de bunu depolar ve yavrularına aktarır.

Yatay Bulaşma (Koloni İçi Bireyden Bireye):
Bu, koloni içindeki en yaygın ve sürekli bulaşma döngüsüdür.

  • Trofallaksis (Besin Alışverişi): Arılar, sosyal bir davranış olarak yiyecekleri ağızdan ağıza aktarırken (trofallaksis) virüsleri de birbirlerine verimli bir şekilde bulaştırır. Özellikle bakıcı arıların larvaları arı sütü ile beslemesi, SBV gibi virüslerin ana bulaşma yoludur.
  • Kontamine Gıda ve Su: Kovan içine getirilen virüs bulaşmış polen, nektar veya arılıktaki ortak su kaynakları yoluyla virüs alınabilir.
  • Fekal-Oral Yol: Kovan içi hijyenin zayıf olması durumunda, CBPV gibi bazı virüsler dışkı kalıntılarına bulaşır ve bunların besinlere karışmasıyla diğer arıları enfekte edebilir.

Vektör ve Ekipman Yoluyla Bulaşma (Arılık İçi Yayılma):
Bu, genellikle en tehlikeli, en hızlı ve salgınlara yol açan yayılma yoludur.

  • Varroa Vektörlüğü: Varroa akarı, virüsleri arıdan arıya taşıyan birincil biyolojik vektördür. Bu, yatay bulaşmanın en agresif ve ölümcül şeklidir.
  • Arıcılık Ekipmanları: Arıcının kullandığı el demiri, körük, fırça veya özellikle yıkanmayan eldivenler, bir kovandaki virüsü diğerine mekanik olarak taşıyabilir.
  • Petek Transferi: Hastalıklı (belirti göstermese bile) bir koloniden alınan yavrulu veya ballı bir çerçevenin, sağlıklı bir koloniye “destek” amacıyla verilmesi, hastalığı doğrudan transfer etmenin en kesin ve en yaygın arıcı hatasıdır.
  • Yağmacılık ve Arı Kayması: Güçlü kolonilerin, virüsler veya diğer nedenlerle zayıflamış kolonileri yağmalaması, virüsün arılıktaki diğer kovanlara hızla yayılmasına neden olur. Benzer şekilde, yönünü şaşıran arıların (arı kayması) yanlış kovana girmesi de virüsü taşıyabilir.

Türkiye’de yaygınlık ve saha bulguları

Türkiye, coğrafi konumu, zengin bitki çeşitliliği ve yaklaşık 8 milyon civarındaki koloni sayısı ile dünyanın önde gelen arıcılık ülkelerinden biridir. Ancak bu yoğun arı popülasyonu ve gezginci arıcılık faaliyetleri, arı virüs hastalıkları için de uygun bir yayılma ortamı yaratmaktadır. Son yıllarda Türkiye’nin farklı bölgelerinde (Trakya, Ege, Akdeniz, Karadeniz ve Doğu Anadolu) yapılan çeşitli akademik araştırmalar ve saha taramaları, arı virüslerinin yaygınlığını net bir şekilde ortaya koymuştur.

Yapılan moleküler (RT-qPCR temelli) taramalarda, özellikle Deforme Kanat Virüsü (DWV) ve Siyah Kraliçe Hücresi Virüsü (BQCV) başta olmak üzere, Akut Arı Felç Virüsü (ABPV), Kronik Arı Felç Virüsü (CBPV) ve Tulumsu Yavru Çürüklüğü Virüsü (SBV) gibi patojenlerin Türkiye’deki arılıklarda oldukça yaygın olarak bulunduğu tespit edilmiştir. Bu virüslerin görülme sıklığı, coğrafi bölgelere, arıcılık uygulamalarına ve özellikle Varroa mücadele alışkanlıklarına göre ciddi değişiklikler göstermektedir.

Saha bulguları, Türkiye’de yaşanan ani koloni kayıplarının ve kış sönmelerinin büyük bir kısmının, dünya genelindeki eğilime paralel olarak, Varroa akarı ile bu virüslerin (özellikle DWV) oluşturduğu sinerjistik ve ölümcül etkiden kaynaklandığını güçlü bir şekilde desteklemektedir. Özellikle Varroa mücadelesinin yetersiz, yanlış zamanda veya etkisiz kimyasallarla yapıldığı arılıklarda, DWV ve ABPV’ye bağlı ani koloni sönmeleri ve bahar aylarında zayıf koloni gelişimi çok daha sık rapor edilmektedir. Arıcıların klinik belirtileri (deforme kanat, tüysüz siyah arılar) tanıması önem kazansa da, birçok enfeksiyonun belirti göstermeden (örtülü) seyretmesi, riskin göz ardı edilmesine ve hastalığın sessizce yayılmasına neden olabilmektedir.

Mücadele: biyogüvenlik ve yönetim protokolleri

Günümüz itibarıyla, arı virüs hastalıkları için doğrudan etkili, onaylanmış ve sahada kullanılabilen bir antiviral (virüs öldürücü) kimyasal tedavi yöntemi bulunmamaktadır. Bu nedenle mücadele, virüslerin çoğalmasını ve yayılmasını engelleyen dolaylı yöntemlere, yani önleme, vektör kontrolü ve iyi arıcılık uygulamalarından oluşan entegre bir yaklaşıma dayanır. Başarılı bir arı virüs hastalıkları yönetimi, bu çok ayaklı stratejiye sıkı sıkıya bağlıdır.

Temel Strateji: Entegre Varroa Kontrolü
Virüslerle mücadelenin en kritik, en temel ve tek etkili yolu, virüslerin ana taşıyıcısı (vektörü) olan Varroa akarı ile etkin mücadeledir. Varroa popülasyonu yıl boyunca kabul edilebilir eşiğin (örn. %2-%3 infestasyon oranı) altında tutulduğunda, virüslerin arıdan arıya enjeksiyon yoluyla bulaşma oranı ve kuluçkadaki virüs yükü dramatik biçimde düşer. Etkili, rotasyonlu (ilaç direncini önlemek için) ve yasal, ruhsatlı kimyasallarla zamanında yapılan (özellikle ana bal akımı sonrası sonbahar mücadelesi) Varroa kontrolü, kolonilerin virüs yükü düşük ve sağlıklı bir şekilde kışa girmesini sağlar.

Biyogüvenlik Protokolleri:
Biyogüvenlik, hastalığın arılığa girişini ve arılık içinde bir kovandan diğerine yayılmasını engelleyen katı uygulamalar bütünüdür.

  1. Ekipman Dezenfeksiyonu: Kovanlar arasında çalışırken el demiri, eldiven gibi aletler en azından %1’lik sodyum hipoklorit (çamaşır suyu) içeren bir solüsyonla veya pürmüz aleviyle (alet yanıcı değilse) hızlıca dezenfekte edilmelidir.
  2. Çerçeve Transfer Yasağı: Zayıf veya hasta kolonilerden sağlıklı kolonilere “destek” amacıyla asla yavrulu, ballı veya polenli çerçeve takviyesi yapılmamalıdır. Bu, virüsü doğrudan transfer etmektir.
  3. Karantina Uygulaması: Dışarıdan satın alınan yeni koloniler veya ana arılar, ana arılığa dahil edilmeden önce en az 2-3 hafta süreyle izole (karantina) bir alanda gözlemlenmeli ve Varroa yönünden kontrol edilmelidir.
  4. Yağmacılığı ve Arı Kaymasını Önleme: Zayıf kolonilerin girişleri daraltılmalı, arılıkta dışarıda asla bal veya şerbet artığı bırakılmamalıdır. Kovanlar, arıların şaşırmasını önlemek için farklı renklerde boyanmalı veya farklı yönlere yerleştirilmelidir.

İyi Yönetim Uygulamaları (Koloni Direnci):
Koloninin genel sağlık direncini yüksek tutmak, virüslerin örtülü enfeksiyondan aktif hastalığa dönüşmesini engeller.

  • Güçlü Kolonilerle Çalışma: Arılıkta her zaman güçlü ve genç nüfuslu koloniler bulundurulmalıdır. Sürekli zayıflayan, gelişmeyen koloniler (potansiyel hastalık kaynağıdır) birleştirilmeli veya imha edilmelidir.
  • Düzenli Petek Yenileme: Eski, kararmış ve potansiyel patojen barındıran petekler (özellikle kuluçkalıktakiler) her yıl düzenli olarak (en az %20-30 oranında) yenilenmeli ve eritilmelidir. Virüsler petek mumunda uzun süre canlı kalabilir.
  • Stratejik Besleme: Arıların bağışıklık sistemini güçlü tutmak için, özellikle nektar akımının durduğu kıtlık veya stresli dönemlerde kaliteli protein (polen veya muadili yem) ve karbonhidrat (şerbet) beslemesi yapılmalıdır.
  • Genetik Seleksiyon: Hastalıklara karşı daha dirençli, özellikle hijyenik davranış (hastalıklı yavruyu hızla tespit edip temizleme) veya Varroa’ya karşı hassas hijyen (VSH) davranışı gösteren ana arı hatlarının kullanılması teşvik edilmelidir.