Bal Arılarında Varroa Hastalığı | Belirtileri ve Mücadele Yöntemleri

Bal arısı kolonileri, polen ve nektar toplama faaliyetleriyle ekosistemlerin devamlılığı ve tarımsal üretimin verimliliği için hayati bir rol üstlenir. Ancak bu değerli canlılar, dünya genelinde arıcılık sektörünü tehdit eden karmaşık sorunlarla karşı karşıyadır. Bu sorunların başında, Varroa hastalığı olarak bilinen ve Varroa destructor adlı dış parazitik bir akarın neden olduğu istila gelmektedir. Bu zararlı, doğrudan beslenmenin yanı sıra ölümcül virüsleri taşıyarak kolonilerin zayıflamasına, performans kaybına ve müdahale edilmediğinde tamamen sönmesine yol açar.

Varroa nedir?

Varroa, bal arılarının (Apis mellifera) hem erginleri hem de gelişmekte olan kuluçkaları (pupa) üzerinde yaşayan, zorunlu bir dış parazittir. Bu akar, arının kanı (hemolenf) yerine doğrudan hayati öneme sahip olan yağ dokusu kütlesiyle beslenir. Bu beslenme şekli, arının bağışıklık sistemini baskılar ve ömrünü kısaltır. Asıl yıkıcı tür V. destructor iken, V. jacobsoni doğal konağında daha az zarara neden olur.

Yaşam döngüsü ve konak tercihleri

Akarın yaşam döngüsü, bal arısı kolonisinin kuluçka döngüsüne mükemmel bir uyum sağlamıştır ve iki ana fazdan oluşur. İlk faz “foretik” (taşınma) dönemdir. Bu dönemde dişi akarlar, yetişkin işçi arıların üzerinde, genellikle karın segmentleri arasında saklanarak yaşar. Arının yağ dokusundan beslenir ve kovanda hareket ederler. Bu aşama, parazitin kuluçkasız dönemlerde hayatta kalmasını ve koloniler arası transferini sağlar.

İkinci ve asıl yıkıcı faz “üreme” dönemidir. Kurucu dişi akar, bir arı larvasının bulunduğu gözü, göz mühürlenmeden hemen önce (işçi arı için yaklaşık 15-20 saat, erkek arı için 40-50 saat önce) istila eder. Göz mühürlendikten yaklaşık 60 ila 70 saat sonra dişi akar, pupa halindeki arıdan beslenmeye başlar ve ilk yumurtasını (döllenmemiş, erkek) bırakır. Sonrasında her 30 saatte bir döllenmiş dişi yumurtalar bırakır. Bu yavrular da pupadan beslenir, göz içinde olgunlaşır ve kendi aralarında (genellikle erkek kardeşleriyle) çiftleşir. Genç arı gözden çıktığında, kurucu dişi ve onun çiftleşmiş dişi yavruları da arıyla birlikte çıkar.

Konak tercihi konusunda akarlar oldukça seçicidir. Araştırmalar, parazitin üremek için erkek arı kuluçkasını (drone brood) işçi arı kuluçkasına göre 8 ila 12 kat daha fazla tercih ettiğini göstermektedir. Bunun nedeni, erkek arı kuluçkasının gelişim süresinin (yaklaşık 24 gün) işçi arıdan (21 gün) daha uzun olmasıdır. Bu ekstra 3 günlük süre, parazitin göz içinde daha fazla sayıda (yaklaşık 2-3) olgun ve çiftleşmiş dişi yavru üretmesine olanak tanır. İşçi gözünde bu sayı genellikle 1-2 yavru ile sınırlıdır.

V. destructor – V. jacobsoni farkları

Arıcılık camiasında bu iki isim sıklıkla birbirinin yerine kullanılsa da, küresel arıcılık krizi açısından aralarında büyük bir fark vardır. Varroa jacobsoni, doğal konağı olan Asya bal arısı (Apis cerana) üzerinde yaşayan bir akardır. Asya bal arısı, bu parazitle binlerce yıllık bir evrimsel süreç geçirdiği için, ona karşı etkili savunma mekanizmaları (örneğin yoğun tımar davranışı, parazitli pupaları söküp atma) geliştirmiştir. Bu nedenle V. jacobsoni, doğal konağında nadiren ölümcül bir sorun yaratır.

Asıl sorun, 20. yüzyılın ortalarında Varroa destructor’un Apis cerana’dan Apis mellifera’ya (Avrupa bal arısı) tür atlamasıyla başlamıştır. Avrupa bal arısının bu yeni ve agresif parazite karşı neredeyse hiçbir doğal savunması yoktur. Morfolojik olarak birbirlerine çok benzer olsalar da (yassı, oval, kırmızımsı kahverengi, yaklaşık 1.1 mm uzunluk ve 1.6 mm genişlik), V. destructor’un biyolojisi onu daha tehlikeli kılar. En önemli fark, V. destructor’un Avrupa bal arısının işçi arı kuluçkasında dahi yüksek bir başarı oranıyla üreyebilmesidir. V. jacobsoni’nin çoğu soyu ise bunu başaramaz. Bu üreme kabiliyeti, Varroa hastalığı salgınını küresel bir felakete dönüştürmüştür.

Varroa hastalığı nasıl yayılır?

Varroa hastalığının yayılımı hem insan faaliyetleri hem de arıların doğal içgüdüleriyle hızlanır. Gezginci arıcılık gibi modern tarım uygulamaları, paraziti kıtalar arasında taşırken, arılık içinde yağmacılık ve arı sürüklenmesi gibi davranışlar enfeksiyonun kovanlar arası transferine neden olur. Oğul verme de hastalığın yeni lokasyonlara taşınmasında rol oynar.

Gezginci arıcılığın yayılışa etkisi

Modern tarımda tozlaşma ihtiyacını karşılamak veya farklı nektar kaynaklarından faydalanmak için kolonilerin uzun mesafelere taşınması (gezginci arıcılık), parazitin yayılmasında birincil rolü oynar. Enfeste olmuş arı kolonilerinin bir bölgeden diğerine nakledilmesi, paraziti coğrafi olarak hızla yayar. Özellikle büyük tarım alanlarında (örneğin badem veya ayçiçeği tarlaları) binlerce kovanın birbirine çok yakın (bazen 1-2 metre) mesafelerde konumlandırılması, arılıklar arası bulaşma riskini maksimuma çıkarır.

Bu yoğunlukta, “arı sürüklenmesi” (drifting) olarak bilinen olay kaçınılmazdır. Tarladan dönen ve yönünü şaşıran işçi arılar, kendi kovanları yerine komşu bir kovana girebilirler. Eğer bu sürüklenen arılar üzerlerinde foretik akarlar taşıyorsa, paraziti sağlıklı bir koloniye kolayca bulaştırmış olurlar. Ayrıca, enfeste ana arı, paket arı veya kovan satışı da bu ticari yayılımı destekler.

Yağmacılık ve oğul transferinde bulaş

Arıların doğal davranışları da parazit transferinde kritik bir rol oynar. Yağmacılık, özellikle nektar akımının azaldığı veya durduğu kıtlık dönemlerinde (sonbahar gibi) gözlemlenir. Güçlü koloniler, zayıf kolonilerin bal stoklarını çalmak için onlara saldırır. Varroa hastalığı nedeniyle parazit yükü artmış ve savunma gücü düşmüş bir koloni, yağmacılar için kolay bir hedeftir. Yağmacı arılar bu zayıf kovana girer, balı çalar ve kendi kovanlarına dönerler. Bu süreç sırasında, zayıf kovandaki ergin arıların üzerindeki foretik akarlar, yağmacı arılara tutunarak sağlıklı ve güçlü kovana transfer olurlar. Bu durum, parazit seviyesinin tüm arılıkta hızla yükselmesine neden olur.

Oğul transferi ise arı kolonisinin doğal üreme yöntemidir. Bir koloni oğul verdiğinde (swarming), yaşlı ana arı ve koloninin yaklaşık %40 ila %60’ı yeni bir yuva bulmak için kovandan ayrılır. Bu ayrılan oğul sürüsü, kaçınılmaz olarak ana kolonideki foretik akarların bir kısmını da (enfeksiyonu) beraberinde götürür. Bu enfeste oğul, yeni bir yuvaya yerleştiğinde veya bir arıcı tarafından yakalandığında, Varroa hastalığı için yeni bir enfeksiyon odağı oluşturmuş olur.

Varroa ile mücadele

Varroa ile başarılı bir mücadele, tek bir mucizevi çözüme değil, yıl boyunca sürdürülen entegre bir yönetim planına (IPM) dayanır. Amaç paraziti tamamen yok etmek değil, popülasyonunu koloninin sağlığını ve verimini tehdit etmeyecek ekonomik zarar eşiğinin altında tutmaktır. Kalıntısız üretim için temel prensip, bal akım dönemlerinde tedavi yapmamak ve balmumunda birikmeyen doğal bileşenleri tercih etmektir.

Yıllık entegre mücadele planı

Entegre Zararlı Yönetimi (IPM), parazit seviyelerini sürekli izlemeyi (monitoring) ve sadece belirlenen eşik değerler aşıldığında müdahale etmeyi içerir. Bu plan, biyoteknik yöntemler ve kimyasal tedavilerin akılcı bir kombinasyonunu gerektirir. Strateji mevsimsel olarak değişir. İlkbahar: Koloni gelişim dönemidir. Bu dönemde “erkek arı peteği tuzağı” gibi biyoteknik yöntemler ön plandadır. Akarların erkek arı kuluçkasını (8-12 kat) daha fazla tercih etme eğiliminden yararlanılır. Kovana konulan özel çerçeveler mühürlendikten sonra içindeki parazitlerle birlikte imha edilir. Bu, kimyasal kullanmadan popülasyonu önemli ölçüde baskılar.

Yaz Sonu / Sonbahar: Mücadele için en kritik dönemdir. Ana bal hasadı bittikten hemen sonra, ancak kışı geçirecek sağlıklı “kış arıları” yetiştirilmeden önce güçlü bir tedavi yapılmalıdır. Bu dönemde kuluçka faaliyeti hala devam ettiği için, mühürlü kuluçka gözlerinin içine de etki edebilen (örneğin formik asit) veya uzun süreli salınım yapan uygulamalar gerekebilir. Kış: Kuluçkanın tamamen kesildiği veya minimuma indiği dönemdir. Bu dönemde yapılan uygulamalar (örneğin oksalik asit damlatma veya buharlaştırma) en yüksek başarıyı sağlar (etkinlik %95’in üzerine çıkabilir). Çünkü bu dönemde tüm akarlar ergin arılar üzerindedir (foretik) ve kuluçka gözlerinde saklanamazlar. Kullanılan kimyasalların sürekli değiştirilmesi (rotasyon) direnç gelişimini önlemek için zorunludur.

Kalıntısız üretim için temel prensipler

Arıcılıkta kullanılan bazı sentetik akarisitler (zararlı öldürücüler), yağda çözünme (lipofilik) eğilimindedir. Bu, onların balmumunda birikmesine ve yıllarca orada kalarak hem bala hem de balmumuna bulaşmasına neden olabilir. Bu durum, ürün kalitesini, gıda güvenliğini ve arı sağlığını tehlikeye atar. Kalıntısız üretim, bu riskleri en aza indirmeyi hedefler. Temel prensip, bal akımı (nektar toplama) döneminde kesinlikle ilaçlama yapmamaktır. Tüm tedaviler ana bal hasadından sonra planlanmalıdır.

Bu yaklaşımda, sentetik kimyasallar yerine “organik” veya “doğal” olarak kabul edilen maddeler önceliklidir. Bunlar genellikle balın doğal bileşenleri olan veya doğada hızla parçalanan maddelerdir. Oksalik asit ve formik asit bu grupta en yaygın kullanılanlardır. Bu organik asitler, balmumunda birikmez ve doğru uygulandığında yüksek etkinlik gösterir. Timol gibi bazı esansiyel yağlar da bu kategoride yer alır. Ancak bu doğal yöntemlerin etkinliği, uygulama sırasındaki dış sıcaklık (örneğin formik asit için 15°C ila 25°C arası idealdir) ve kovan içi nem gibi faktörlere karşı çok hassastır. Başarı, doğru zamanda, doğru dozda ve onaylı ürünlerin kullanılmasına bağlıdır.

Varroa zararı ve koloniye etkileri

Varroa’nın koloniye verdiği zarar, parazitin doğrudan beslenmesiyle oluşan zayıflıktan çok daha fazlasıdır. Akarın asıl yıkıcı etkisi, bir virüs vektörü (taşıyıcısı) olarak hareket etmesidir. Özellikle Kanat Deformasyon Virüsü (DWV) başta olmak üzere birçok patojeni bulaştırır ve aktive eder. Bu durum, arı ömrünü kısaltır, performansı düşürür ve koloninin kışlatma başarısızlığının bir numaralı nedeni olarak kabul edilir.

Virüslerle ilişki (DWV vb.) ve performans kaybı

Akarın kendisi bir arının yağ dokusunu tüketerek onu zayıflatır ve bağışıklık sistemini baskılar. Ancak asıl ölümcül darbe, virüs vektörlüğü yapmasından gelir. Arı popülasyonlarında birçok virüs düşük seviyelerde (gizli enfeksiyon) bulunur. Varroa, beslenme sırasında “kirli bir iğne” gibi davranarak bu virüsleri bir arıdan diğerine bulaştırır ve en önemlisi, virüsleri aktive eder. En tehlikeli virüs Kanat Deformasyon Virüsü’dür (Deformed Wing Virus – DWV).

Akar, pupa halindeki arıdan beslendiğinde, bu virüsü doğrudan arının vücut sistemine enjekte eder. Bu, virüsün hızla çoğalmasına (replikasyon) ve arının sakat doğmasına neden olur. Adı üzerinde, bu arılar büzüşmüş, işlevsiz kanatlarla doğarlar. Bu arılar uçamaz, tarlacılık yapamaz ve kovan önünde sürünerek kısa sürede ölürler. Görünürde kanat deformasyonu olmasa bile, pupa döneminde parazite maruz kalmış arıların ömrü ciddi şekilde kısalır. Normalde 6 hafta yaşayacak bir işçi arının ömrü, 3-4 haftaya düşebilir. Bu durum, koloninin tarlacı nüfusunun hızla erimesine, yeterli gıda toplanamamasına ve koloninin genel performansının çökmesine neden olur.

Kışlatma başarısına etkisi

Varroa hastalığının bir koloninin kaderini belirlediği an, kışlatma dönemidir. Kolonilerin kışı sağlıklı bir şekilde atlatabilmesi, sonbaharda (genellikle Ağustos-Eylül aylarında) yetiştirilen özel “kış arıları” nesline bağlıdır. Bu arılar, yaz arılarından fizyolojik olarak farklıdır; vücutlarında kış salkımını sıcak tutmak ve ilkbaharda yeni nesli beslemek için gereken bol miktarda protein ve yağ (vitellogenin) depolarlar. Bu arılar 6-8 ay yaşayabilir.

Eğer koloni sonbahara yüksek bir Varroa popülasyonu ile girerse, bu parazitler tam da gelişmekte olan kış arısı pupalarını hedef alır. Akarlar tarafından beslenilen, yağ dokuları tüketilen ve yüksek dozda virüse (özellikle DWV) maruz kalan bu arılar, gerekli fizyolojik rezervleri depolayamaz. Doğsalar bile “kış arısı” niteliğinde değildirler. Koloni kış salkımına girdiğinde, bu sağlıksız ve kısa ömürlü arılar hızla ölmeye başlar. Salkım nüfusu azalır, kovan içindeki sıcaklığı (yaklaşık 20°C ila 30°C) koruyamaz hale gelir. Kovanda yeterli bal stoğu olsa dahi, küçülen salkım yiyeceğe ulaşamaz, üşür ve açlıktan ölür. Bu durum, arıcıların yaşadığı kış kayıplarının ana sebebidir.

Varroa tespiti: belirtiler ve ilk işaretler

Varroa enfestasyonunun erken tespiti, başarılı bir mücadelenin ve koloni sağlığının anahtarıdır. Kovan önünde kanatsız arılar veya kuluçkada düzensizlikler ilk şüphelerdir. Ancak müdahale kararı için parazit seviyesinin nicel olarak ölçülmesi gerekir. Silkme testleri (pudra şekeri veya alkol) yüzde olarak enfestasyon oranı verirken, yapışkan taban panosu doğal akar düşüşünü izleyerek karar vermeye yardımcı olur.

Doğrudan gözlem ve silkme testleri

Enfestasyonun ileri seviyelerdeki belirtileri gözle görülebilir. Kovan önünde sürünen, kanatları deforme olmuş (DWV) arılar, en net işarettir. Kuluçka çerçeveleri incelendiğinde, “delikli kuluçka” (arıların enfekte pupaları söküp atması nedeniyle mühürlü gözler arasında boşluklar), mühürlü göz kapaklarında delikler veya çökmüş, sağlıksız bir kuluçka alanı (Parazitik Kuluçka Sendromu) gözlemlenebilir. Bazen kırmızı-kahverengi yetişkin akarlar, işçi arıların veya erkek arıların göğüs (thorax) bölgelerinde görülebilir.

Ancak bu belirtiler ortaya çıktığında, genellikle müdahale için geç kalınmıştır. Erken teşhis için aktif izleme testleri şarttır. Silkme testleri, enfestasyon oranını (yüzde) belirler. Pudra şekeri yönteminde, standart bir ölçü (örneğin 300 arı veya yarım su bardağı) kuluçkalı bir çerçeveden alınır. Arılar, üzerlerine pudra şekeri serpilmiş bir kavanozda nazikçe çalkalanır. Şeker, akarların arı üzerindeki yapışkan pedlerini kaybetmesine ve düşmesine neden olur. Arılar (canlı olarak) çerçeveye geri dökülürken, kavanozda kalan akarlar sayılır. Örneğin, 300 arıda 9 akar bulunursa, enfestasyon oranı %3 olarak hesaplanır (9/300). Bu oran, müdahale eşiği (genellikle %2-3) ile karşılaştırılır.

Yapışkan taban panosuyla düşen akar sayımı

Kolonideki parazit seviyesini belirlemenin bir diğer yaygın ve arılara zarar vermeyen (pasif) yöntemi, yapışkan taban panosu kullanmaktır. Bu yöntemde, kovanın tabanına, arıların ulaşamayacağı bir tel elek altına, yapışkan (veya üzeri vazelin/yağ sürülmüş) bir plaka yerleştirilir. Bu plaka, kovandaki normal faaliyetler sırasında doğal olarak ölen veya arılar tarafından temizlenip düşürülen akarları yakalar.

Pano, kovanda belirli bir süre (genellikle 24, 48 veya 72 saat) bırakılır. Süre sonunda pano çıkarılır ve üzerindeki toplam akar sayısı sayılır. Elde edilen sayı, panonun kaldığı gün sayısına bölünerek “günlük ortalama doğal akar düşüşü” bulunur. Örneğin, 72 saatte (3 gün) toplam 30 akar sayıldıysa, günlük düşüş 10 akar/gün olarak hesaplanır. Bu rakam, kolonideki toplam akar popülasyonu hakkında bir tahmin yürütmeyi sağlar. Müdahale eşikleri mevsime göre değişir; ancak sonbaharda günlük düşüşün 10-15 akarı geçmesi genellikle acil müdahale gerektiren bir alarm seviyesi olarak kabul edilir.